28 Ağustos 2013
Barış Yaşamın Doğası
Doğa öğretiyor barışı
Kozmostaki sonsuz döngü öğretiyor
Ve kalp atışından bedene yayılan ritim öğretiyor...
Barış yaşamın doğası!
ah insanlığın kaderini yönlendirenler
Doğanızı hissettirmenin yolu var mı...
16 Ağustos 2013
Bilim Sevgiyi Keşfediyor!

Doğuda ona ‘Bhakti’ diyorlar!
Her şeye yürekten bakıyorlar
Bütünlüğü, Birliği görüp
Her varlığı seviyorlar.
Ve batıda Kuantum Fiziğinde
Yürekleri kabartan bir şey fark ediyorlar:
Kozmos atomun içinde
Atom Kozmosun içinde: Hepsi Bir, her şey Bir!
Biliyorlar mı ki buna
Doğuda ‘Bhakti’ diyorlar!
Ve işte belki de
Bilim sevgiyi keşfediyor.
1 Ağustos 2013
15 Temmuz 2013
İnsanlığın Sevgi Meşalesi
İsmimiz ne olsa da
Anne diye çağırırlar bizi
Belki bundandır
Gezinin acılı ana yüreklerinde atar kalbimiz
birlikte ağlarız orada ve birlikte susarız
dinleriz evreni
bir umut seslerini duyarız diye...
Ey Anne! Ey Kadın!
Binlerce yıllık insanlık tarihine inat
Yakabilir miyiz İnsanlığın Sevgi Meşalesini?
Başarabilir miyiz tam şimdi?
Öyle harlı ateşi olur ki aydınlatır yeri göğü
Değil savaşa, kimse cesaret edemez onun ışığında kine, öfkeye...
Kimse cesaret edemez barışın güzelliğini gölgelemeye
Sıçrayan korlar bile coşkuyla yanar durur kararmaz asla...
Söyle Anne!
Hatırlatabilir miyiz her ırktan, her dinden, her dilden çocuklarımıza,
Birinin diğerinden ayrı olmadığını
Herkesin Dünya Annenin yavruları olduğunu...
Yakabilir miyiz İnsanlığın Sevgi Meşalesini!
Artık zamanı gelmedi mi!
Anne diye çağırırlar bizi
Belki bundandır
Gezinin acılı ana yüreklerinde atar kalbimiz
birlikte ağlarız orada ve birlikte susarız
dinleriz evreni
bir umut seslerini duyarız diye...
Ey Anne! Ey Kadın!
Binlerce yıllık insanlık tarihine inat
Yakabilir miyiz İnsanlığın Sevgi Meşalesini?
Başarabilir miyiz tam şimdi?
Öyle harlı ateşi olur ki aydınlatır yeri göğü
Değil savaşa, kimse cesaret edemez onun ışığında kine, öfkeye...
Kimse cesaret edemez barışın güzelliğini gölgelemeye
Sıçrayan korlar bile coşkuyla yanar durur kararmaz asla...
Söyle Anne!
Hatırlatabilir miyiz her ırktan, her dinden, her dilden çocuklarımıza,
Birinin diğerinden ayrı olmadığını
Herkesin Dünya Annenin yavruları olduğunu...
Yakabilir miyiz İnsanlığın Sevgi Meşalesini!
Artık zamanı gelmedi mi!
25 Mart 2013
Tagore'dan
Çöl kuşu olan kalbim, semalarını gözlerinde buldu.
Onlar sabahın beşiğidir, onlar yıldızların hükümdarlığıdır.
Onların derinliklerinde şarkılarım kaybolur.
O semalarda, o ıssız sonsuzluk içinde, bırak ne olur, kanat açıp yükseleyim.
Bırak ne olur, bulutlarını yarıp, güneşinin ışığında kanat açayım.
R.Tagore
8 Mart 2013
Hayalimce Varım
“ama hayaller
koklanamıyor,
duyulamıyor,
görülemiyor,
tadılamıyor,
dokunulamıyor tanrıçam.”
“Ya hayalleri sevmeyi denesek
Coşup kabarmaz mı yürekten
Duyuların ötesinden
Damla damla
dünyaya...”
15 Şubat 2013
Ben O'yum
Ben sevmeye geldim bu gezegene
Hepsini almaya içime
Almak mümkün olamazsa
Evren ile yek olup bütünleşmeye...
28 Aralık 2012
ANKA ve Uzaylı Kaplumbağanın Hikayeleri
Seana ve Ejderha Uçurtması
Anka uzay gemisi ve Uzaylı
Kaplumbağa bulutlar arasında süzülürken aynı zamanda şakalaşıp gökyüzüne dolu
dolu kahkahalar fırlatıyorlardı. Bu eğlenceli hallerini gören kuşlar Anka’nın
etrafında uçuşuyor ve onlara coşkulu ötüşlerle eşlik ediyorlardı.
Birden yanlarında diğerlerinden
farklı görünen bir kuş belirdi. Kartala benzeyen bu kuş çok büyük olduğu için
diğer bütün kuşların ürküp kaçışmasına neden oldu.
Uzaylı Kaplumbağa biraz daha
dikkatli bakınca kuş görünümlü bu şeyin ipin ucuna takılı bir uçurtma olduğunu
farketti. Anka ile birlikte ipi takip etmeye başladılar. Bir süre sonra
yemyeşil kırların ortasında onlarca çocuğun beraberce uçurtmalar uçurduğunu
gördüler. Çocuklardan biri koşarak ve heyecan içinde bağırarak kendilerine
doğru geliyordu. Saçları rüzgarda dalgalanarak koşan bu kişi Seana idi!
Birbirlerini ne de çok
özlemişlerdi... Seana ve Uzaylı Kaplumbağa sımsıkı kucaklaştılar.
Seana göklerde süzülen rengarenk
uçurtmaları göstererek “Bak Uzaylı Kaplumbağa, biz uçurtma uçuruyoruz. Ne kadar
güzel değil mi?” dedi.
“Harikasınız, ne güzel uçurtmalar
yapmışsınız siz böyle!” diye yanıtladı Uzaylı Kaplumbağa.
Bir anda şaşırıverdi Seana, “Ama
bunları biz yapmadık ki... Herkes kendi uçurtmasını kırtasiyeden veya oyuncakçıdan
satın aldı.”
Uzaylı Kaplumbağanın yüzündeki
gülümseme kocaman bir gülücüğe dönüştü: “Bir fikrim var Seana, hadi sizlerle
birlikte uçurtmalar yapalım.”
“Ama ben hiç uçurtma yapmadım
ki...” dedi, sesi umutsuzca çıkmıştı.
Üzülüp telaşlanmaya başlayan
Seana’ya karşılık Uzaylı Kaplumbağa daha heyecanlı bir gülümseme ile bakıyordu
dostunun gözlerine...
“Daha önce yapmış olman
gerekmiyor, hayal etmen yeter Seana’cım. Hayal edebildiğin herşeyi
başarabilirsin!”
Dostunun bu söylemi karşısında
Seana çok sevindi ve coşkuyla bağırdı: “Haydi o zaman, yapalım!”
Bütün çocuklar toplandılar, Uzaylı
Kaplumbağa Anka’dan çıkardığı uçurtma çıtaları ile rengarenk kağıtları ve ipleri
çocuklara dağıttı. Önce renkli kağıdın uçurtma çıtası üzerine nasıl
kaplanacağını anlattı. Sonra kuyruğu uçurtmanın arkasına takmanın denge için ne
kadar önemli olduğunu uzun uzun ve detaylı detaylı açıkladı. En sonunda da
iplerin uçurtmanın hangi noktalarına bağlanmasının uygun olacağını gösterdi.
Sonra da “Haydi çocuklar, şimdi
uçurtmalarınızı hayal edin! Kim ne hayal ederse onu yapıyoruz!” diye haykırdı.
Çocuklar zıplayıp sevinç çığlıkları attılar. Küçük bir kız çocuğu Uzaylı Kaplumbağanın
yanına geldi ve uğurböceği şeklinde uçurtma yapmak istediğini söyledi. Birlikte
kıpkırmızı renkli kağıttan kocaman bir gövde kestiler. Siyah ve büyük benekleri
uğur böceğinin üzerine birbir yapıştırdılar. Önüne iki minik anten takıp bir de
kuyruğu yapıştırınca çok sevimli bir uğur böceği ortaya çıktı. Küçük kız çok heyecanlandı,
uçurtmaya ipleri de bağladıktan sonra ipinden tutarak hızla koşmaya başladı. Uğur böceği
uçurtması, yüzünde sevimli gülümseme ile göklerde özgürce dolaşmaya başladı.
Diğer çocuklar da Uzaylı
Kaplumbağa’nın yardımıyla uçurtmalar yaptılar. Uğurböceğinin yanısıra, uçak, martı,
kaz, köpekbalığı, denizanası, araba, kelebek, gemi şeklinde çeşit çeşit ve
rengarenk uçurtmalar yapmayı öğrendiler. Uçurtmasını tamamlayan her çocuk
arkadaşları gibi çılgınca koşmaya başlıyor ve aynı zamanda uçurtması da gökyüzündeki
renk cümbüşüne katılıyordu.
Sıra Seana’ya geldiğinde, Uzaylı
Kaplumbağa nasıl bir uçurtma hayal ettiğini ona da sordu. Seana “Ejderha
uçurtması!” deyince her ikisi de çok heyecanlandılar. Öncelikle iri başına göre
minicik dişleri olan yeşil bir ejderha yapıp bunu çıtanın üzerine gerdiler.
Seana tırtıklı kuyruğu yapmak için kağıdı makasla keserken iyice
sabırsızlanmaya başlamıştı. Kuyruğunu takıp ipi de bağlayarak uçurtmayı
tamamladılar. Seana sevinçle “Yaşasın! Hayal ettiğim ejderhayı birlikte
yaptığımız için çok mutluyum! Çok teşekkür ederim.” Deyip kaplumbağanın boynuna
sarıldı. Bir yandan da elindeki uçurtmayı heyecanla sallıyordu.
İşte tam o anda uçurtma elinden
kaçıverdi ve ejderha uçurtması büyük bir hızla uçup bulutların arasında kayboluverdi.
Seana çılgınca ağlamaya başladı, o kadar emek verdiği uçurtma bir anda
parmaklarının arasından kayıp gidivermişti.
Uzaylı Kaplumbağa çevik bir
hareketle Anka uzay gemisine bindi ve uçurtmaya doğru uçtu. Rüzgar olduğu için hızla
sürüklenen uçurtmanın peşinden gitmek oldukça uzun zaman aldı. Uzaylı
Kaplumbağa Seana’nın hala ağladığını düşünüp üzüldü. Bu düşüncenin etkisiyle Anka’nın
hızını artırınca, ejderha uçurtmasını yakalamayı da başardılar.
Uçurtmayı yakalayıp Seana’nın
olduğu yere geri döndüklerinde onu, kalan malzemelerden yeni bir ejderha
uçurtması yaparken buldular. Uçurtmayı çabucak tamamlayıp Uzaylı Kaplumbağaya uzattı.
Uzaylı Kaplumbağa şaşkınlıkla
Seana’ya baktı, çok teşekkür etti. Seana ”Anka’ya ve sana güvenim sonsuz Uzaylı
Kaplumbağacım. Sizi uçurtmaya doğru uçarken gördüğümde, ejderhayı bana
getireceğinize çok emindim. Hemen ağlamaktan vazgeçtim ve ben de size bir
sürpriz hazırlayarak teşekkür etmek istedim!”
Seana ve Uzaylı Kaplumbağa
Anka’ya bindiler. Ejderhalarını önce göklere, sonra da yıldızlara doğru uçururken kahkahaları güneşi bile
gülümsetiyordu.
13 Aralık 2012
Anka ve Seana'nın Maceraları
ANKA uzay gemisi yıldızlar arasında dolaşıyordu. Bir yıldızdan bir başkasına uçarken kanatlarından uçuşan rengarek ışıklar yıldızları gıdıklıyor ve gülümsetiyordu.
ANKA uzay gemisi aynı zamanda Uzaylı Kamplumbağa’nın eviydi.
Uzaylı Kamlumbağa uçmayı ve parıldayan yıldızları çok severdi.
Bir zaman Uzaylı Kaplumbağa Dünya’nın yanından geçiyordu.
Yıldızlar gibi parıldamadığı halde Dünya çok güzel ve sevimli görünüyordu.
Kendi bir yıldız olmadığı halde bu kadar sevgi dolu görünen
Dünya’yı merak eden Uzaylı Kaplumbağa Dünya’ya gitmeye karar verdi. Anka’dan
Dünya’ya gitmelerini rica etti. Böylece Anka uzay gemisi rotasını Dünya’nın
göklerine çevirdi.
ANKA uzay gemisi yıldız gibi kayarak yeryüzüne indi. İndiği
yer minik Seana’nın evinin balkonuydu.
Seana Anka’yı görünce çok heyecanlandı, hiç böyle sevimli ve
güzel birşey görmemişti. Uzaylı kaplumbağa içinden çıktı ve kocaman
gülümseyerek Seana’ya baktı, “Dünya’da ne güzel çocuklar var, demek güzelliği
ondan...” diye düşündü.
“Merhaba sevimli arkadaşım”
“Merhaba” dedi Seana, “Bugün benim doğumgünüm, doğumgünümü
birlikte kutlayabilir miyiz?”
“Evet, elbette doğum gününü birlikte kutlarsak çok
sevinirim.” Diye yanıtladı uzaylı kaplumbağa.
“Keşke benim doğum günüme yunus balığı, dinazor ve ejderha
da katılabilseydi...”
Çok şaşırdı Uzaylı Kaplumbağa “İstersen uzay gemisiyle gidip
onları getirebiliriz!”
Bu fikre çok sevinen Seana ve Uzaylı Kaplumbağa birlikte
uzay gemisine bindiler.
Anka onları koca okyanusun ortasına indirdi. Uzaylı
kaplumbağa ile Seana geminin üzerine çıktılar ve etrafı seyredaldılar. Okyanus
öyle büyük, öyle derin görünüyordu ki içleri huzur doldu.
Tam etrafta hiçkimsenin olmadığını düşünüyorlardı ki, bir
yunus üzerinde minik bebek yunusla zıplaya zıplaya onlara doğru yaklaştı.
Yunuslara “Merhaba” dediler.
“Merhaba” diye yanıtlayan anne yunus balığı bir taraftan
yükselip suyun üstünde atlamaya ve bebeğini eğlendirmeye devam ediyordu.
Seana “Bugün benim doğum günüm, bizimle birlikte kutlamak
ister misiniz?” diye sordu.
Hep bir ağızdan “Elbette!”diye bağırdılar.
Yunuslar içinde kocaman renkli bir akvaryum olan Anka’nın
içine girdiler. Anne yunus bebeği ile oynamaya devam ederken Uzaylı Kaplumbağa
ve Seana Anka’nın birbirlerine bakıp kucaklaştılar ve Anka’dan dinazorlar
çağına gitmesini istediler.
Dinazor Çağı’nda kah uzun boylu, kah kısacık boylu, kah uçan
kah koşan, kah yemek yiyen kah oynayan birçok dinazor vardı.
Dinazorlardan biri ile arkadaş oldular. Birlikte koştular,
oyunlar oynadılar, ona ellerinden ot yedirdiler. Hem Seana ve hem de Uzaylı Kaplumbağa
onu çok sevdi. Bu sırada ağacın arkasında saklanıp onları hayranlıkla seyreden
minik ejderhayı farketmediler.
Seana “Bugün benim doğum günüm, bizimle birlikte kutlamak
ister misin?” diye sordu.
Dinazor coşkuyla “Elbette!”diye haykırdı.
Dinazor
ülkesinden ayrılmak üzere iken bir ağacın arkasına saklanmış minik ejderha
peşlerinden koşup onlara yetişti, “Hey çocuklar, ben de sizinle gelip doğum
günü kutlamasına katılabilir miyim? Ben de sizinle oynamak istiyorum.”
Uzaylı kaplumbağa, Seana, dinazor, yunuslar hep birlikte ve
sevinçle “Elbette!” diye bağırdılar.
Birlikte çok büyük bir pasta hazırladılar. Seana yumurtaları
kırdı, yunuslar şekeri, unu, sütü ve diğer tüm malzemeleri kattı, uzaylı
kaplumbağa malzemeleri çırptı, ejderha ağzından çıkan kocaman bir alevle
pastayı pişirdi. Dinazor ise pastaya mumları dizdi.
İşte pasta hazırdı!
Ejderha ağzından çıkan minik alevlerle bu defa pastanın
mumlarını yakıverdi.
Sonra hep beraber şarkı söyleyip bağırmaya başladılar: “İyi
ki doğdun Seana! İyi doğdun Seana! İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun
Seana!” ve şarkı bitince el çırpmaya yerlerinde hoplamaya ve dans etmeye
başladılar.
Seana çok mutluydu, “İyi ki varsınız dostlarım, siz
dostlarım doğum günümün en değerli hediyelerisiniz!” dedi ve dostlarıyla
kucaklaştı.
Uzaylı kaplumbağa bir sürprizleri daha olduğunu söyleyerek
Anka’dan yıldızlara uçmasını rica etti. Anka uzay gemisi yıldızlar arasında
gezerken Seana, ejderha, dinazor ve yunuslar yıldızların ve kozmosun
güzelliğini seyredaldılar.
Ertesi sabah Seana sıcacık yatağında uyandı ve “teşekkür
ederim uzaylı kaplumbağa, teşekkür ederim Anka, teşekkür ederim dostlarım, bana
harika bir doğum günü yaşattınız! İyi ki vardınız!” diyerek gülümsedi.
28 Kasım 2012
Tohum Tohum Hayaller
“Gökyüzünden yumuşakça süzülen parıltılı su damlası, okyanusa nasıl büyük susuzlukla, sevinç ve coşkuyla dalar…
İşte sen düştüğün zaman rahmime bebeğim, o büyülü coşkuyu birlikte yaşadık: KUCAKLAŞTIK.”
Uykuya yeni dalmış bebeğini koynunda sıkıca tutarken bu olağanüstü kırılgan varlığı korumak için olabildiğince temkinliydi. Nasıl da huzurlu uyuyordu. Sanki bir an önce uyuyamadığı için çırpınan o değilmiş gibi derin dalmıştı. Göz kapakları bile bu masum, minik bebeği ürpertmekten çekinircesine çok nazikçe örtüyordu gözlerini.
Minik oğlunu alnından sessizce öpüp yatağına yatırırken kollarının titrediğini fark etti. Tam yedi gündür neredeyse hiç uyuyamıyordu. Uykusuzluğun iyice ağırlaştırdığı yorgunluğu her tarafını sarıp sarmalamıştı. Odasına gidip yatağına bıraktı kendini. Halsiz bedeninin yalvarışlarına aldırmadı, uyumak istemiyordu, aynı oğlu gibi. Bebeğiyle geçirdiği bu ilk günlerin her birini dolu dolu yaşamak istiyordu. Şimdiki gibi boş bulduğu tüm zamanlarda, oğluyla birbirlerine kavuştuğu anları düşünüyordu. Daha önce gözden kaçırdığı detayları anımsayınca coşuyor ve her bir anıyı tozlanmasından korkarak temizleyip ortaya çıkarınca içini huzur kaplıyordu. İşte böylece dinleniyordu Sevgi. Gözlerini kapadı yine ve yedi gün önce oğlunu ilk defa kucağına aldığı zamanı hatırladı.
“Hoş geldin Dünyaya, hoş geldin oğlum! Buyur iç yavrum, ömür boyu sana şifa verip seni korusun bu süt! Buyur yavrum!”
Oğlunu ilk kucakladığı anda bu sözler dökülüvermişti gönlünden. Doğumun saatler boyunca biriktirdiği yorgunluk, oğlunu kucağına aldığı anda saygıyla bir köşeye çekilmiş ve yerini sevince bırakmıştı. Son beş saat içinde tüm yaşadıkları öyle yoğundu ki, bedenini on kat ağırlaşmış hissediyordu. Ama buna kim aldırırdı! Yorgunluktan yarı baygın olduğu o ilk anda belki içgüdüsel olarak sadece ve sadece bebeğini emzirmeyi düşünmüştü. Emerken sürekli onu seyretmiş, yumuşacık saçlarını ve başını çok yavaşça sevip okşamıştı.
İşte o ilk günden beri her ne zaman bebeğini emzirse “Buyur yavrum!” diye sunuyordu sütü Sevgi. O sütün şifa gücünün, bebeğinin emerken yaşadığı huzurun derinliğinin, emzirmenin kendinde yarattığı olağanüstü değişimlerin çok net farkındaydı. Emzirirken kapı aralığından kısacık bir süre dahi olsa onu fark edenler, bebeğine bakarken onunla bütünleşmiş gibi görünen annenin bu halinin sebebini merak ederdi. Özellikle annesi, “Bebeğini doyurmak elbette çok güzel ama bu garip hallerinin sebebi nedir, neden yanımızda emzirmek yerine odana kapanıyorsun ki kızım?” gibi sorularla ona takılırdı. Sevgi annesinin merakını her defasında bilerek yanıtsız bırakırdı.
Bir gün çok sevdiği çocukluk arkadaşı Nurgül, Sevgi’ye yardım edip yorgunluğunu bir nebze de olsa azaltmak istedi. Sevgi’nin yanında kalıp herhangi bir minik ihtiyacı bile karşılasa, onu rahatlatacağını düşündü. Böylece o günü birlikte geçirdiler.
Aynı gün Sevgi’nin emzirirken girdiği bir tür trans hali, Nurgül’ün de dikkatini çekti. Sevgi kucağındaki bebeğini emzirirken bir anda çok uzak diyara gitmiş gibi dalıyordu. Yüzünde beliren huzurlu gülümseme onu gören herhangi birinin bile doğrudan kalbine ulaşıyordu. Nurgül bu manzaranın karşısında kendi kalbinde uyanan sevimli ısıyı fark etti ve arkadaşıyla konuşmak için uygun bir zamanı bekledi.
Şimdi evde kimse yoktu, bebek uyumuştu ve salonda baş başa kalmışlardı. Nurgül’ün demleyiverdiği çayın keyfi ellerini sıcacık sarıyordu.
“İyi ki geldin Nurgülcüğüm, seni çok özlemişim. Seninle çok ilgilenemiyorum ama evde olduğunu ve seni her an görebileceğimi bilmek bana çok iyi geldi. Teşekkür ederim güzel dostum.” dedi Sevgi gülümseyerek.
Nurgül’ün yüzünde çiçekler açtı: “İşe yaradığımı bilmek güzel!” diye yanıtladı her zamanki muzip tavrıyla. Sevgi ile çok farklı olduklarını ama birbirlerini çok iyi dengelediklerini ve Sevgisiz yapamayacağını düşünürdü Nurgül. Duygunun ve aklın birbirine ihtiyaç duyması, birbirini dengelemesi gibi bir şeydi bu ona göre.
Heyecanla, odanın aralık kalmış kapısından tesadüfen gördüğü sahneye getirdi konuyu, “Sevgiciğim, bebeğini emzirirken gördüm seni. Nasıl desem, çok etkilendim. Öyle bir hava vardı ki etrafınızda ve sen öyle güzel bir haldeydin ki! Neler yaşıyorsun o anda çok merak ediyorum?”. Nurgül evli değildi, yaşamında uzun süredir bir sevgili de yoktu. Kendine böyle uzak bir konuyu neden bu kadar çok merak ettiğine şaşırıyordu aslında. Ama Sevgi şaşırmadı. Oturduğu yerden kalktı, arkadaşının yanına gitti ve eliyle onu ayağa davet etti. Sonra Nurgül’ü kucakladı ve kucaklaştılar, uzun uzun, sımsıkı kucaklaştılar. Özellikle Nurgül kucaklamayı özlediğini fark etti.
Teşekkür etti Sevgi, yeniden yerlerine oturdular. Nurgül’ün heyecanı artmıştı. Sevgi’nin ne anlatmaya çalıştığını düşünürken, dökülecek kelimeleri meraklı ve dikkatli bakışlarla beklemeye başladı.
“Nurgülcüğüm, işte bebeğimi her emzirişimde öncelikle kucaklaşmanın bu doyumsuz tadına varıyorum. Yemişini kucaklayan yaprak gibi, çekirdeğini sımsıkı saran meyve gibi, kökleri kucaklayan toprak gibi adanırcasına kucaklaşıyorum. Bir olduğumuzu hissediyorum o anda. Sonra her defasında bir başka hayal beliriyor tam gözlerimin önünde: kimi zaman oğlumla kozmosta renk renk kanatlarıyla uçuşan iki kelebek oluyoruz, kimi zaman dans ediyoruz, kimi zaman da yok olduğumu hissediyorum.”
“Yok olmak mı, nasıl yani?”
“Sanki tüm anneler birmiş gibi hissediyorum ve ben yok oluyorum. Sadece tüm annelerin birliğinin gücü ve kutsallığı ile oluşan tek bir Anne kalıyor. Sanki her doğum yapan kadına “Anne” demek tesadüf değil gibi, çünkü hepimiz zaten Bir’mişiz gibi hissediyorum bazen. İşte bana anneliğin kutsallığını yaşatan o Anne’yi, başka değişle tüm anneleri hissediyorum. Dünyanın dört bir yanında, ne kadar zor koşulda olursa olsun bebeğini kucaklayan tüm annelerin sevgisini yaşıyorum. Bunun ne büyük bir coşku olduğunu ifade etmek çok güç!”
“Gerçekten güzel ama bir o kadar ilginç Sevgiciğim. Özellikle bunların kendiliğinden olması ilginç! Çünkü çok anne tanıdım, ama her birinin böyle anlar yaşadığından emin değilim. Bu hisler kendiliğinden olmayabilir mi? Acaba sen bir şeyler yapıyor olabilir misin? Yanlış anlama ama belki hayaldir bunların hepsi!”
Yüzündeki kocaman gülümsemeyle anlatıyordu Sevgi: “Evet olabilir, hepsi hayal olabilir. Fakat bu olasılık o yaşantıların değerini azaltmıyor ki! Hayal deyince aklımıza gerçek olmayan şey geliyor ama hayallerin hiçbir zaman, hiçbir şekilde gerçek olmayacağını kim ispatlayabilir? Ya da hayaller gerçekleşmese bile bu onların güzelliğini azaltmıyor. Hayallerimiz hayatımızı taze kır çiçeklerinin bin bir rengi ve kokusuyla süslüyor.”
“Ne güzel bakıyorsun, ne hoş düşünüyorsun canım dostum. İyi ki seni tanımışım. Yoksa bu kadar farklı açıdan bakmak aklıma nasıl gelirdi” ve yine kendi üslubuyla gülümseyip cümlesini tamamladı “eğer bu deli arkadaşım olmasaydı?”
“Aslında,” diyor Sevgi dalgın gözlerle bakarken, “belki de bu hallerime sebep olan sadece sevmektir. Bebeğimi sevmek, emzirmeyi sevmek, onunla kucaklaşmayı sevmek, kendimi onun yerine koyup dünyaya onun gözlerinden bakmayı sevmek!” Bunu duyunca Nurgül’ün gözleri doluyor, bu benim deli kızım bu kadar sevme ilhamını nereden ve nasıl buluyor, diye düşünüyor hayranlıkla.
“Bazen emzirirken farklı konuları düşünmeye dalmış olabiliyorum. Fakat kucağımdaki o minik yavruya doğru bedenimde öyle derin ve coşkulu bir akış oluyor ki! Tüm hücrelerimin bebeğim için sevinçle ve hep birlikte çalıştığını hissediyorum. Öyle bir çalışma ki, bütün bedenimi arındırıp iyileştiriyor. Bu sadece bir his de değil, bedenimin iyileştiğini canlı canlı yaşıyorum. Bazı bilimsel dergilerde, emzirmenin bebeğe de, anneye de ne çok faydası olduğunu okuyunca hiç şaşırmıyorum. Çünkü bence henüz keşfedilmemiş daha birçok faydası da var.”
Nurgül, şefkatle arkadaşının gözlerinin parıltılı ışığına baktı: “Sevgiciğim, bence sen bunları yazmalısın. Tüm anneler kendi doğalarındaki bu güzelliği daha derin yaşamalı. Belki senin yaşadıkların onlara ilham verir ve bebeklerini emzirmenin düşündüklerinden de muhteşem olduğunu unutmamalarına yardımcı olur. Kimi anneler vücutlarının deformasyonundan korkup bebeklerini emzirmek istemiyor. Ama bir annenin içini asıl deforme edenin bebeğini emzirmeme olduğunun farkına varmıyorlar. Ciddi bir sorun veya engel olmadıkça tüm annelerin bebeklerini emzirmesi ne güzel olurdu! Bu yaşantı bebeğin de, annenin de tüm yaşamına silinmez güzellikler katıyor olmalı. Keşke bunu herkes fark etse! Sanki seni dinlerken anneliğin insanın kendi öz güzelliklerini yaşaması için büyük bir fırsat olduğunu fark ettim.”
Arkadaşının sözlerini başıyla onaylayıp ekledi Sevgi: “Evet annelik kendi güzelliklerini yaşamak için muhteşem bir fırsat. Ama içimizdeki güzelliklere açılan o kapı sadece annelere, emziren kadınlara açık değil. Herkes, her zaman kendi yaşamını içindeki güzel hayallerle süsleyebilir. Hayallerimiz daha yaratıcı çözümlerin de tohumudur. Herkes sadece bir hayalini dışarı vursa belki yaşam, yaşamlar ve Dünya bile yeşerebilir.”
Ve Nurgül’ün aklında ardı ardına fikirler çakıyor:
“Hayaller olmasa nasıl yaratıcı olabiliriz? Hayal ettiğimiz bir şey yoksa neyi yaratabiliriz?”
“Yaşamımızı güzel ve temiz hayal etmesek, hayalini bile kuramadığımız bir şeyi nasıl gerçekleştirebiliriz?”
“Her zaman daha iyi, daha güzel hayallerimiz olmasa, daha yaşanası bir Dünya nasıl yaratılabilir?”
Sevgi o günün gecesinin sakin karanlığında bebeğini emzirirken, tüm annelerin ve bebeklerin Bir olup bütünleştiğini, hepsinin tek bir Kelebeğe dönüştüklerini görüyor. Siyah çikolata gibi, beyaz kaymak gibi, sarı limonata gibi renk renk çocuklar, anneler hepsi ama hepsi bir arada, hepsi Bir oluyor, hepsi Bir Kozmik Kelebeğe dönüşüyor! Sevinçle gezinen bu Kozmik Kelebek gönlü gibi kocaman olan kanatlarıyla tüm insanlığı, tüm Dünyayı kucaklıyor. Sevgisi rengarenk bir gökkuşağı gibi Dünyadan taşıp Kozmosa uzanıyor. Gökkuşağının renkleri Sevgi’nin kalbini ısıtıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






