Yürüyüşündeki heyecanı seyrediyorum oğlumun
İçime coşkusu doluyor…
Topladığı üzümleri yeme keyfini seyrediyorum oğlumun
Tadın minik dudaklarından yüreğine uzanan sevinci
Beni de sarıveriyor…
Uyurken seyrediyorum oğlumu
Kirpiklerin buluştuğu sevilesi sığınakta
Kıvrılıp küçücük olup uyumak istiyorum huzurla…
Yaradılış da bu hazdan mı feyzaldı acaba?
Hiçbir şey yoktu; bir minik özlem doğdu…
Sevmek ve sevilmek için
Yaradılışın nedeni de anlamı da bu oldu!
***
Sevmek ve sevilmek
için “var” olmak gerekiyordu!
Bunun bedelini ödüyor Dünya
Varoluşunun acı tatlı şarabıyla!
17 Ağustos 2010
Otohipnoz Üzerine
İnanç...
Büyülü bir anahtar...
Asla açmayı düşünmediğin kapıları açıveriyor…
Bir minik anda, sessiz bir kilit tıkırtısı sonunda
Açıldığı gibi kapanıveren kapıların ardında kalabiliyorsun…
Hala oradasın – sen sensin…
Ama hapissin,
Farkında değilsin!
Büyülü bir anahtar...
Asla açmayı düşünmediğin kapıları açıveriyor…
Bir minik anda, sessiz bir kilit tıkırtısı sonunda
Açıldığı gibi kapanıveren kapıların ardında kalabiliyorsun…
Hala oradasın – sen sensin…
Ama hapissin,
Farkında değilsin!
Özgürlük
Özgürleştiğini DÜŞÜNÜRSEN bir gün
Tekrar düşün
Sınırları var dünyanın!
***
Özgürleştiğini HİSSEDERSEN bir an
Tekrarı yok
Sarıl o ana ve kana kana yaşa!
***
Tekrar düşün
Sınırları var dünyanın!
***
Özgürleştiğini HİSSEDERSEN bir an
Tekrarı yok
Sarıl o ana ve kana kana yaşa!
***
9 Temmuz 2010
Bulut Mu Olsam?
Bulutlar geçiyor usul usul
Şehrin başını okşayarak…
Ama yetmiyor saçının erguvan kokusu
Bebeği gibi gördüğü şehri
Sevinçle kucaklamayı da arzuluyorlar…
Günün bu yorgun saatinde
İstanbul üzerinde dolaşan bulutlar
Şehre bakıp rüzgar rüzgar iç çekiyorlar…
Sevgilerini sunmanın yolunu arıyorlar…
Öyle üzgünler ki
Titrek sesleri duyuluyor:
“Bu tombul tombul halimizle,
Şehri nasıl kucaklayabiliriz ki,
Nasıl dokunabiliriz narin beline boğazın…” diyorlar.
Cesur biri çıkıyor aralarından ve gürüldeyerek sesleniyor:
“Damla damla karışalım
Yağmur halimiz aksın yaşama
Öpelim şehri, bir değil binlerce defa…”
Ve bir anda şimşek olup çakıyorlar akşama!
Bulutlar
Yağmak istediler fark edilmek için
Ve derinlemesine karışmak için yaşama…
Şehrin gündüzünde koşuşturanları da
Gecenin serinliğinde öpüşenleri de
Yağmur olup ıslak ıslak kucaklamak istediler…
Bulutlar şehri yaşamak için, yaşamdan vazgeçtiler…
II-
Bulutlar
Yağmak istiyorlar fark edilmek için
Ve kimi zaman
Uğuldayarak yağıyorlar
Tutkulu aşkın sonunda
Hem kendini
Hem sevdiğini
Yağmalayıp yok edebileceğini
Göremeyen bir toy delikanlı misali…
Şehrin başını okşayarak…
Ama yetmiyor saçının erguvan kokusu
Bebeği gibi gördüğü şehri
Sevinçle kucaklamayı da arzuluyorlar…
Günün bu yorgun saatinde
İstanbul üzerinde dolaşan bulutlar
Şehre bakıp rüzgar rüzgar iç çekiyorlar…
Sevgilerini sunmanın yolunu arıyorlar…
Öyle üzgünler ki
Titrek sesleri duyuluyor:
“Bu tombul tombul halimizle,
Şehri nasıl kucaklayabiliriz ki,
Nasıl dokunabiliriz narin beline boğazın…” diyorlar.
Cesur biri çıkıyor aralarından ve gürüldeyerek sesleniyor:
“Damla damla karışalım
Yağmur halimiz aksın yaşama
Öpelim şehri, bir değil binlerce defa…”
Ve bir anda şimşek olup çakıyorlar akşama!
Bulutlar
Yağmak istediler fark edilmek için
Ve derinlemesine karışmak için yaşama…
Şehrin gündüzünde koşuşturanları da
Gecenin serinliğinde öpüşenleri de
Yağmur olup ıslak ıslak kucaklamak istediler…
Bulutlar şehri yaşamak için, yaşamdan vazgeçtiler…
II-
Bulutlar
Yağmak istiyorlar fark edilmek için
Ve kimi zaman
Uğuldayarak yağıyorlar
Tutkulu aşkın sonunda
Hem kendini
Hem sevdiğini
Yağmalayıp yok edebileceğini
Göremeyen bir toy delikanlı misali…
29 Haziran 2010
25 Mayıs 2010
24 Mayıs 2010
Evrene Uyandım Bir Gün
Evrene uyandım bir gün!
Yıldızlardı
birbirlerini öper gibi dizilmiş
geniş bir ‘U’ işaretine doğru uzuyorlardı
karşılıklı iki takım yıldızı
ay gibi dönmüşler yüzlerini birbirine
aralarından huzurlu ve coşkun sevgi akıyordu
nehir misali...
Boğaz köprüsünü çizmişti kozmos
tam karşımda...
ve birden çoğaldılar
Sevgi ile kutsanan daha niceleri
Tac Mahal, Keops, Artemis, Babilin Asma Bahçeleriydi... salınan boşlukta...
tam karşısında yüreklerimizin
öpülüp yollanmış herbiri dünyaya...
Egoyu, kabalığı,
esareti, savaşı yaşatması için değil...
Bunları yenebilmesi için insanoğlunun
ve bulaştırması için içimize
farkındalığı,
özgürlüğü,
huzuru...
http://www.indigodergisi.com/cigdemtumkaya_16.htm
Yıldızlardı
birbirlerini öper gibi dizilmiş
geniş bir ‘U’ işaretine doğru uzuyorlardı
karşılıklı iki takım yıldızı
ay gibi dönmüşler yüzlerini birbirine
aralarından huzurlu ve coşkun sevgi akıyordu
nehir misali...
Boğaz köprüsünü çizmişti kozmos
tam karşımda...
ve birden çoğaldılar
Sevgi ile kutsanan daha niceleri
Tac Mahal, Keops, Artemis, Babilin Asma Bahçeleriydi... salınan boşlukta...
tam karşısında yüreklerimizin
öpülüp yollanmış herbiri dünyaya...
Egoyu, kabalığı,
esareti, savaşı yaşatması için değil...
Bunları yenebilmesi için insanoğlunun
ve bulaştırması için içimize
farkındalığı,
özgürlüğü,
huzuru...
http://www.indigodergisi.com/cigdemtumkaya_16.htm
14 Mayıs 2010
Huzurlu...
Huzuru derin soluğuyla enginlerine taşıyordu deniz, sonra veriyordu dalga dalga...
Vardı, yaşıyordu.
Her solukta bunu hissediyordu.
Her ne kadar yüzünü, gözünü dağıtan fırtınalı sorgulamaları yaşasa da yüzeylerde, gönlünün ta içinde her zaman sakindi. Denizin daimi konukları rengarenk ve çeşit çeşit balıklar, mercanlar birkaç yüz metre yukarıda neler olabileceğini asla düşünemeyecek kadar mutlak sükunete alışkındılar.
Ah deniz!
Sen de varsın, aynı benim gibi!
Belli ki sen de şaşkınsın bu varlılığa, aynı benim gibi!
Her yerde tam karşımıza çıkıveren, alayla sırıtan anlamsızlığı farkedince sen de kabarıp şaşkınlıkla köpürebiliyorsun, bulamayacağını bildiğin bir minik sığınak arayışıyla kaçışıyorsun sağa sola, aynı benim gibi!
Ve sen de ancak o zaman, gönlünün derinlerindeki mutlak huzuru farkettiğin zaman kendine gelebiliyorsun, verdiğin yumuşak soluğun hafif ısısı gökyüzünü aşıp kainata taşıyor, bir bir öpüyor yıldızları, aynı benim gibi!
Vardı, yaşıyordu.
Her solukta bunu hissediyordu.
Her ne kadar yüzünü, gözünü dağıtan fırtınalı sorgulamaları yaşasa da yüzeylerde, gönlünün ta içinde her zaman sakindi. Denizin daimi konukları rengarenk ve çeşit çeşit balıklar, mercanlar birkaç yüz metre yukarıda neler olabileceğini asla düşünemeyecek kadar mutlak sükunete alışkındılar.
Ah deniz!
Sen de varsın, aynı benim gibi!
Belli ki sen de şaşkınsın bu varlılığa, aynı benim gibi!
Her yerde tam karşımıza çıkıveren, alayla sırıtan anlamsızlığı farkedince sen de kabarıp şaşkınlıkla köpürebiliyorsun, bulamayacağını bildiğin bir minik sığınak arayışıyla kaçışıyorsun sağa sola, aynı benim gibi!
Ve sen de ancak o zaman, gönlünün derinlerindeki mutlak huzuru farkettiğin zaman kendine gelebiliyorsun, verdiğin yumuşak soluğun hafif ısısı gökyüzünü aşıp kainata taşıyor, bir bir öpüyor yıldızları, aynı benim gibi!
13 Nisan 2010
"Bilen Söylemez, Söyleyen Bilmez"
“Bilen Söylemez, Söyleyen Bilmez…” Lao Tzu
Usulca iniyor ve ardından yükseliveriyor kanatları.
Kanatlarından uzanan her bir tüyün ucunda yanıp sönen ışıltılar var.
Gece vakti kopkoyu lacivert denizin üzerinde parıldayan yakamozlar gibi, ama çok daha ufak ışıltılar bunlar ve çok daha hızlı yanıp sönüveriyor sonra tekrar tutuşuveriyorlar.
Koyu lacivert bu mekanda sadece O Kuş var.
Kuşun sanki hiçbir rengi yok ve aynı zamanda tüm renkleri taşıyor; beyaz gibi ama beyaz değil.
İmajını her hatırladığımda Güzelliği ile içimi ürperterek coşturan bir kozmik kuş bu! Şaha kalkmış bir tüyünün ucunda, görkemli sadeliğiyle parıldayan ışığın içine giriveriyorum ansızın.
Bu minik ışıltıda, koca bir yaşam var! Bir an yanıp bir an sonra sönüveren bu ufacık ışıltıda, koca bir yaşam var! Sanki benim yaşamımı ve herhangi bir varlığın yaşamını temsil ediyor her bir ışıltı.
Yaşam gibi; bir an VAR’lar, bir an sonra YOK oluyorlar.
Biz uzun bir yaşam yaşadığımızı ‘sanıyoruz’. Ancak bu tamamen göreceli bir uzunluk: Bir minik atomun içine giriverdiğimizde bir parçacığın çekirdeğin çapını dolanması bize göre çok kısacık vakit alsa da (saniyenin milyonda biri - Fritjof Capra/Fiziğin Tao'su), o zamanın o minik parçacık için koca bir yaşamı temsil etmesi gibi!
Bize koca görünen bir yaşam süresi de aynen böyle, var yok arası: bir yanıp bir sönen notalar gibi, ışıltılar gibi yaşamlarımız…
Sonunda, O güzelim kuşun kanat çırpışından başka bir gerçek kalmıyor ortada…
Bu bilinçle yaşama bakınca “bütünüyle şiirsel ama aslında gerçeğin ta kendisi” olduğunu hissettiğim bir anın ortasında kalıveriyorum, işte bu anın ismine ‘yaşam’ diyebiliyorum.
***
‘Koca’ bir ömrün belki de sonlarına yaklaşan anneannemle baş başa kaldığımızda bana: “Otururken kendimi her şeyi yapabilecek kadar genç hissediyorum; kalkınca diz ağrılarım bana yaşlandığımı hatırlatıyor. Ben bu ömür nasıl geçti anlamıyorum, kızım!” dediğinde “Anneannecim yaşam denen şeyin anlamı zamanın da, mekanın da dışında – aklın algılayamayacağı bir noktada…” diyemiyorum tabii, kadıncağız torununun delirdiğini düşünüp üzülmesin sonra diye gülümsüyorum, yanağını okşuyorum usulca…
9 Nisan 2010
SÖZ
Sözcükler
Yürekten taşanı
Söze dökmeye çabalar…
Sözcükler,
Yürekten taşıp
Yüreğe yakın olanı arar.
Yürekten taşanı
Söze dökmeye çabalar…
Sözcükler,
Yürekten taşıp
Yüreğe yakın olanı arar.
İstanbul Şiiri
Koyu mürekkep olup
Boğaza dökülüyor gece
Ve usul usul yazıyor şiirini
Göklerin, gecenin, şehrin…
Gece güne dönünce
Işıl ışıl uyanıyor marmaranın denizi
Parıl parıl kabarıyor soluğu göklere
Bu defa şehir,
Kendi şiirini ufka nakşediyor…
Boğaza dökülüyor gece
Ve usul usul yazıyor şiirini
Göklerin, gecenin, şehrin…
Gece güne dönünce
Işıl ışıl uyanıyor marmaranın denizi
Parıl parıl kabarıyor soluğu göklere
Bu defa şehir,
Kendi şiirini ufka nakşediyor…
Yeni Çağın Bebeği
Bebeğim,
İki büklüm oluyor içimde,
Sığınıyor kendi bedenine…
Çocuğum,
Çömelip dizlerini çekiyor iyice,
Sarılıyor kuytuda kendine…
Yeniçağda
“Herkes bencil” diyorlar
Kim bilir içimizdeki bebek ve çocuklar
Belki kendiliğine ihtiyaç duyuyorlar:
Kendiliğine, kendi gönlüne, yüreğine…
İki büklüm oluyor içimde,
Sığınıyor kendi bedenine…
Çocuğum,
Çömelip dizlerini çekiyor iyice,
Sarılıyor kuytuda kendine…
Yeniçağda
“Herkes bencil” diyorlar
Kim bilir içimizdeki bebek ve çocuklar
Belki kendiliğine ihtiyaç duyuyorlar:
Kendiliğine, kendi gönlüne, yüreğine…
17 Ocak 2010
16 Ocak 2010
Beyaz Düşler Gezegeni
Karanlığı olmasa Kozmosun
Yıldızların sevimli parıltılarını seçemezdin asla.
Anla gönlüm
Dünyadaki tüm karanlık senaryolar
İlahi ışık her yerde parıldıyor diye gerçekleşebiliyorlar.
Anla gönlüm
Savaşın son kurşunla bittiği yerde
Hiçbir çocuğun açlıktan ölmeyeceği ülkede
Tüm acı solukların kesiliverdiği vakitte
Bu Dünyanın zıtlıklarla var olabilen Yaşamı
Duruverir ansızın.
Ve ancak öyle başlayabilir
Bambaşka bir çağ,
Öyle bir çağ ki
Hiçbir yerde gölge yok,
Her şey olduğu gibi
Aslı gibi…
Beyaz Düşlerin Gezegeni gibi, adı...
Kainatla Başbaşa
Sen de görebiliyor musun Kainatı
Tam karşında!
Sabun köpüğü gibi bir anda
Yok oluveriyor Dünya
Ne ayaklarının altında
Ne de etrafında hiçbir şey kalmıyor
Senden başka!
Ve biraz dikkatli bakınca
Milyarlarca yıldızı
Ve hatta birkaç güneşi de görmek mümkün oluyor.
Peki gözlerini açınca
Kayboluverse Dünya
Göz göze, diz dize, karşı karşıya
Baş başa, soluk soluğa kalsak Kozmosla
Neler hissederdik,
Neler yaşardık acaba?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





