15 Şubat 2013

Ben O'yum


Ben sevmeye geldim bu gezegene
Hepsini almaya içime
Almak mümkün olamazsa
Evren ile yek olup bütünleşmeye...

28 Aralık 2012

ANKA ve Uzaylı Kaplumbağanın Hikayeleri


Seana ve Ejderha Uçurtması


Anka uzay gemisi ve Uzaylı Kaplumbağa bulutlar arasında süzülürken aynı zamanda şakalaşıp gökyüzüne dolu dolu kahkahalar fırlatıyorlardı. Bu eğlenceli hallerini gören kuşlar Anka’nın etrafında uçuşuyor ve onlara coşkulu ötüşlerle eşlik ediyorlardı.

Birden yanlarında diğerlerinden farklı görünen bir kuş belirdi. Kartala benzeyen bu kuş çok büyük olduğu için diğer bütün kuşların ürküp kaçışmasına neden oldu.

Uzaylı Kaplumbağa biraz daha dikkatli bakınca kuş görünümlü bu şeyin ipin ucuna takılı bir uçurtma olduğunu farketti. Anka ile birlikte ipi takip etmeye başladılar. Bir süre sonra yemyeşil kırların ortasında onlarca çocuğun beraberce uçurtmalar uçurduğunu gördüler. Çocuklardan biri koşarak ve heyecan içinde bağırarak kendilerine doğru geliyordu. Saçları rüzgarda dalgalanarak koşan bu kişi Seana idi!

Birbirlerini ne de çok özlemişlerdi... Seana ve Uzaylı Kaplumbağa sımsıkı kucaklaştılar.

Seana göklerde süzülen rengarenk uçurtmaları göstererek “Bak Uzaylı Kaplumbağa, biz uçurtma uçuruyoruz. Ne kadar güzel değil mi?” dedi.

“Harikasınız, ne güzel uçurtmalar yapmışsınız siz böyle!” diye yanıtladı Uzaylı Kaplumbağa.

Bir anda şaşırıverdi Seana, “Ama bunları biz yapmadık ki... Herkes kendi uçurtmasını kırtasiyeden veya oyuncakçıdan satın aldı.”

Uzaylı Kaplumbağanın yüzündeki gülümseme kocaman bir gülücüğe dönüştü: “Bir fikrim var Seana, hadi sizlerle birlikte uçurtmalar yapalım.”

“Ama ben hiç uçurtma yapmadım ki...” dedi, sesi umutsuzca çıkmıştı.

Üzülüp telaşlanmaya başlayan Seana’ya karşılık Uzaylı Kaplumbağa daha heyecanlı bir gülümseme ile bakıyordu dostunun gözlerine...

“Daha önce yapmış olman gerekmiyor, hayal etmen yeter Seana’cım. Hayal edebildiğin herşeyi başarabilirsin!”

Dostunun bu söylemi karşısında Seana çok sevindi ve coşkuyla bağırdı: “Haydi o zaman, yapalım!”

Bütün çocuklar toplandılar, Uzaylı Kaplumbağa Anka’dan çıkardığı uçurtma çıtaları ile rengarenk kağıtları ve ipleri çocuklara dağıttı. Önce renkli kağıdın uçurtma çıtası üzerine nasıl kaplanacağını anlattı. Sonra kuyruğu uçurtmanın arkasına takmanın denge için ne kadar önemli olduğunu uzun uzun ve detaylı detaylı açıkladı. En sonunda da iplerin uçurtmanın hangi noktalarına bağlanmasının uygun olacağını gösterdi.

Sonra da “Haydi çocuklar, şimdi uçurtmalarınızı hayal edin! Kim ne hayal ederse onu yapıyoruz!” diye haykırdı. Çocuklar zıplayıp sevinç çığlıkları attılar. Küçük bir kız çocuğu Uzaylı Kaplumbağanın yanına geldi ve uğurböceği şeklinde uçurtma yapmak istediğini söyledi. Birlikte kıpkırmızı renkli kağıttan kocaman bir gövde kestiler. Siyah ve büyük benekleri uğur böceğinin üzerine birbir yapıştırdılar. Önüne iki minik anten takıp bir de kuyruğu yapıştırınca çok sevimli bir uğur böceği ortaya çıktı. Küçük kız çok heyecanlandı, uçurtmaya ipleri de bağladıktan sonra ipinden tutarak hızla koşmaya başladı. Uğur böceği uçurtması, yüzünde sevimli gülümseme ile göklerde özgürce dolaşmaya başladı.

Diğer çocuklar da Uzaylı Kaplumbağa’nın yardımıyla uçurtmalar yaptılar. Uğurböceğinin yanısıra, uçak, martı, kaz, köpekbalığı, denizanası, araba, kelebek, gemi şeklinde çeşit çeşit ve rengarenk uçurtmalar yapmayı öğrendiler. Uçurtmasını tamamlayan her çocuk arkadaşları gibi çılgınca koşmaya başlıyor ve aynı zamanda uçurtması da gökyüzündeki renk cümbüşüne katılıyordu.

Sıra Seana’ya geldiğinde, Uzaylı Kaplumbağa nasıl bir uçurtma hayal ettiğini ona da sordu. Seana “Ejderha uçurtması!” deyince her ikisi de çok heyecanlandılar. Öncelikle iri başına göre minicik dişleri olan yeşil bir ejderha yapıp bunu çıtanın üzerine gerdiler. Seana tırtıklı kuyruğu yapmak için kağıdı makasla keserken iyice sabırsızlanmaya başlamıştı. Kuyruğunu takıp ipi de bağlayarak uçurtmayı tamamladılar. Seana sevinçle “Yaşasın! Hayal ettiğim ejderhayı birlikte yaptığımız için çok mutluyum! Çok teşekkür ederim.” Deyip kaplumbağanın boynuna sarıldı. Bir yandan da elindeki uçurtmayı heyecanla sallıyordu.

İşte tam o anda uçurtma elinden kaçıverdi ve ejderha uçurtması büyük bir hızla uçup bulutların arasında kayboluverdi. Seana çılgınca ağlamaya başladı, o kadar emek verdiği uçurtma bir anda parmaklarının arasından kayıp gidivermişti.

Uzaylı Kaplumbağa çevik bir hareketle Anka uzay gemisine bindi ve uçurtmaya doğru uçtu. Rüzgar olduğu için hızla sürüklenen uçurtmanın peşinden gitmek oldukça uzun zaman aldı. Uzaylı Kaplumbağa Seana’nın hala ağladığını düşünüp üzüldü. Bu düşüncenin etkisiyle Anka’nın hızını artırınca, ejderha uçurtmasını yakalamayı da başardılar.

Uçurtmayı yakalayıp Seana’nın olduğu yere geri döndüklerinde onu, kalan malzemelerden yeni bir ejderha uçurtması yaparken buldular. Uçurtmayı çabucak tamamlayıp Uzaylı Kaplumbağaya uzattı.

Uzaylı Kaplumbağa şaşkınlıkla Seana’ya baktı, çok teşekkür etti. Seana ”Anka’ya ve sana güvenim sonsuz Uzaylı Kaplumbağacım. Sizi uçurtmaya doğru uçarken gördüğümde, ejderhayı bana getireceğinize çok emindim. Hemen ağlamaktan vazgeçtim ve ben de size bir sürpriz hazırlayarak teşekkür etmek istedim!”
Seana ve Uzaylı Kaplumbağa Anka’ya bindiler. Ejderhalarını önce göklere, sonra da yıldızlara doğru  uçururken kahkahaları güneşi bile gülümsetiyordu.

13 Aralık 2012

Anka ve Seana'nın Maceraları

ANKA uzay gemisi yıldızlar arasında dolaşıyordu. Bir yıldızdan bir başkasına uçarken kanatlarından uçuşan rengarek ışıklar yıldızları gıdıklıyor ve gülümsetiyordu.

ANKA uzay gemisi aynı zamanda Uzaylı Kamplumbağa’nın eviydi. Uzaylı Kamlumbağa uçmayı ve parıldayan yıldızları çok severdi.
Bir zaman Uzaylı Kaplumbağa Dünya’nın yanından geçiyordu. Yıldızlar gibi parıldamadığı halde Dünya çok güzel ve sevimli görünüyordu.
Kendi bir yıldız olmadığı halde bu kadar sevgi dolu görünen Dünya’yı merak eden Uzaylı Kaplumbağa Dünya’ya gitmeye karar verdi. Anka’dan Dünya’ya gitmelerini rica etti. Böylece Anka uzay gemisi rotasını Dünya’nın göklerine çevirdi.
ANKA uzay gemisi yıldız gibi kayarak yeryüzüne indi. İndiği yer minik Seana’nın evinin balkonuydu.
Seana Anka’yı görünce çok heyecanlandı, hiç böyle sevimli ve güzel birşey görmemişti. Uzaylı kaplumbağa içinden çıktı ve kocaman gülümseyerek Seana’ya baktı, “Dünya’da ne güzel çocuklar var, demek güzelliği ondan...” diye düşündü.
“Merhaba sevimli arkadaşım”
“Merhaba” dedi Seana, “Bugün benim doğumgünüm, doğumgünümü birlikte kutlayabilir miyiz?”
“Evet, elbette doğum gününü birlikte kutlarsak çok sevinirim.” Diye yanıtladı uzaylı kaplumbağa.
“Keşke benim doğum günüme yunus balığı, dinazor ve ejderha da katılabilseydi...”
Çok şaşırdı Uzaylı Kaplumbağa “İstersen uzay gemisiyle gidip onları getirebiliriz!”
Bu fikre çok sevinen Seana ve Uzaylı Kaplumbağa birlikte uzay gemisine bindiler.
Anka onları koca okyanusun ortasına indirdi. Uzaylı kaplumbağa ile Seana geminin üzerine çıktılar ve etrafı seyredaldılar. Okyanus öyle büyük, öyle derin görünüyordu ki içleri huzur doldu.
Tam etrafta hiçkimsenin olmadığını düşünüyorlardı ki, bir yunus üzerinde minik bebek yunusla zıplaya zıplaya onlara doğru yaklaştı.
Yunuslara “Merhaba” dediler.
“Merhaba” diye yanıtlayan anne yunus balığı bir taraftan yükselip suyun üstünde atlamaya ve bebeğini eğlendirmeye devam ediyordu.
Seana “Bugün benim doğum günüm, bizimle birlikte kutlamak ister misiniz?” diye sordu.
Hep bir ağızdan “Elbette!”diye bağırdılar.
Yunuslar içinde kocaman renkli bir akvaryum olan Anka’nın içine girdiler. Anne yunus bebeği ile oynamaya devam ederken Uzaylı Kaplumbağa ve Seana Anka’nın birbirlerine bakıp kucaklaştılar ve Anka’dan dinazorlar çağına gitmesini istediler.
Dinazor Çağı’nda kah uzun boylu, kah kısacık boylu, kah uçan kah koşan, kah yemek yiyen kah oynayan birçok dinazor vardı.
Dinazorlardan biri ile arkadaş oldular. Birlikte koştular, oyunlar oynadılar, ona ellerinden ot yedirdiler. Hem Seana ve hem de Uzaylı Kaplumbağa onu çok sevdi. Bu sırada ağacın arkasında saklanıp onları hayranlıkla seyreden minik ejderhayı farketmediler.
Seana “Bugün benim doğum günüm, bizimle birlikte kutlamak ister misin?” diye sordu.
Dinazor coşkuyla “Elbette!”diye haykırdı.

Dinazor ülkesinden ayrılmak üzere iken bir ağacın arkasına saklanmış minik ejderha peşlerinden koşup onlara yetişti, “Hey çocuklar, ben de sizinle gelip doğum günü kutlamasına katılabilir miyim? Ben de sizinle oynamak istiyorum.”
Uzaylı kaplumbağa, Seana, dinazor, yunuslar hep birlikte ve sevinçle “Elbette!” diye bağırdılar.
Birlikte çok büyük bir pasta hazırladılar. Seana yumurtaları kırdı, yunuslar şekeri, unu, sütü ve diğer tüm malzemeleri kattı, uzaylı kaplumbağa malzemeleri çırptı, ejderha ağzından çıkan kocaman bir alevle pastayı pişirdi. Dinazor ise pastaya mumları dizdi.
İşte pasta hazırdı!
Ejderha ağzından çıkan minik alevlerle bu defa pastanın mumlarını yakıverdi.
Sonra hep beraber şarkı söyleyip bağırmaya başladılar: “İyi ki doğdun Seana! İyi doğdun Seana! İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun Seana!” ve şarkı bitince el çırpmaya yerlerinde hoplamaya ve dans etmeye başladılar.
Seana çok mutluydu, “İyi ki varsınız dostlarım, siz dostlarım doğum günümün en değerli hediyelerisiniz!” dedi ve dostlarıyla kucaklaştı.
Uzaylı kaplumbağa bir sürprizleri daha olduğunu söyleyerek Anka’dan yıldızlara uçmasını rica etti. Anka uzay gemisi yıldızlar arasında gezerken Seana, ejderha, dinazor ve yunuslar yıldızların ve kozmosun güzelliğini seyredaldılar.
Ertesi sabah Seana sıcacık yatağında uyandı ve “teşekkür ederim uzaylı kaplumbağa, teşekkür ederim Anka, teşekkür ederim dostlarım, bana harika bir doğum günü yaşattınız! İyi ki vardınız!” diyerek gülümsedi.
Soul doesn't need to speak load...
Soul speaks only to the heart...
That's why we can hear him only from our heart...

Listen to your soul from your heart,
for that it's enough to become silent...
Could you be in peace... in every situation...
Could you be in peace always... like a tree...

28 Kasım 2012

Tohum Tohum Hayaller



“Gökyüzünden yumuşakça süzülen parıltılı su damlası, okyanusa nasıl büyük susuzlukla, sevinç ve coşkuyla dalar…

İşte sen düştüğün zaman rahmime bebeğim, o büyülü coşkuyu birlikte yaşadık: KUCAKLAŞTIK.”

Uykuya yeni dalmış bebeğini koynunda sıkıca tutarken bu olağanüstü kırılgan varlığı korumak için olabildiğince temkinliydi. Nasıl da huzurlu uyuyordu. Sanki bir an önce uyuyamadığı için çırpınan o değilmiş gibi derin dalmıştı. Göz kapakları bile bu masum, minik bebeği ürpertmekten çekinircesine çok nazikçe örtüyordu gözlerini.

Minik oğlunu alnından sessizce öpüp yatağına yatırırken kollarının titrediğini fark etti. Tam yedi gündür neredeyse hiç uyuyamıyordu. Uykusuzluğun iyice ağırlaştırdığı yorgunluğu her tarafını sarıp sarmalamıştı. Odasına gidip yatağına bıraktı kendini. Halsiz bedeninin yalvarışlarına aldırmadı, uyumak istemiyordu, aynı oğlu gibi. Bebeğiyle geçirdiği bu ilk günlerin her birini dolu dolu yaşamak istiyordu. Şimdiki gibi boş bulduğu tüm zamanlarda, oğluyla birbirlerine kavuştuğu anları düşünüyordu. Daha önce gözden kaçırdığı detayları anımsayınca coşuyor ve her bir anıyı tozlanmasından korkarak temizleyip ortaya çıkarınca içini huzur kaplıyordu. İşte böylece dinleniyordu Sevgi. Gözlerini kapadı yine ve yedi gün önce oğlunu ilk defa kucağına aldığı zamanı hatırladı.

“Hoş geldin Dünyaya, hoş geldin oğlum! Buyur iç yavrum, ömür boyu sana şifa verip seni korusun bu süt! Buyur yavrum!”

Oğlunu ilk kucakladığı anda bu sözler dökülüvermişti gönlünden. Doğumun saatler boyunca biriktirdiği yorgunluk, oğlunu kucağına aldığı anda saygıyla bir köşeye çekilmiş ve yerini sevince bırakmıştı. Son beş saat içinde tüm yaşadıkları öyle yoğundu ki, bedenini on kat ağırlaşmış hissediyordu. Ama buna kim aldırırdı! Yorgunluktan yarı baygın olduğu o ilk anda belki içgüdüsel olarak sadece ve sadece bebeğini emzirmeyi düşünmüştü. Emerken sürekli onu seyretmiş, yumuşacık saçlarını ve başını çok yavaşça sevip okşamıştı.

İşte o ilk günden beri her ne zaman bebeğini emzirse “Buyur yavrum!” diye sunuyordu sütü Sevgi. O sütün şifa gücünün, bebeğinin emerken yaşadığı huzurun derinliğinin, emzirmenin kendinde yarattığı olağanüstü değişimlerin çok net farkındaydı. Emzirirken kapı aralığından kısacık bir süre dahi olsa onu fark edenler, bebeğine bakarken onunla bütünleşmiş gibi görünen annenin bu halinin sebebini merak ederdi. Özellikle annesi, “Bebeğini doyurmak elbette çok güzel ama bu garip hallerinin sebebi nedir, neden yanımızda emzirmek yerine odana kapanıyorsun ki kızım?” gibi sorularla ona takılırdı. Sevgi annesinin merakını her defasında bilerek yanıtsız bırakırdı.

Bir gün çok sevdiği çocukluk arkadaşı Nurgül, Sevgi’ye yardım edip yorgunluğunu bir nebze de olsa azaltmak istedi. Sevgi’nin yanında kalıp herhangi bir minik ihtiyacı bile karşılasa, onu rahatlatacağını düşündü. Böylece o günü birlikte geçirdiler.

Aynı gün Sevgi’nin emzirirken girdiği bir tür trans hali, Nurgül’ün de dikkatini çekti. Sevgi kucağındaki bebeğini emzirirken bir anda çok uzak diyara gitmiş gibi dalıyordu. Yüzünde beliren huzurlu gülümseme onu gören herhangi birinin bile doğrudan kalbine ulaşıyordu. Nurgül bu manzaranın karşısında kendi kalbinde uyanan sevimli ısıyı fark etti ve arkadaşıyla konuşmak için uygun bir zamanı bekledi.

Şimdi evde kimse yoktu, bebek uyumuştu ve salonda baş başa kalmışlardı. Nurgül’ün demleyiverdiği çayın keyfi ellerini sıcacık sarıyordu.

“İyi ki geldin Nurgülcüğüm, seni çok özlemişim. Seninle çok ilgilenemiyorum ama evde olduğunu ve seni her an görebileceğimi bilmek bana çok iyi geldi. Teşekkür ederim güzel dostum.” dedi Sevgi gülümseyerek.

Nurgül’ün yüzünde çiçekler açtı: “İşe yaradığımı bilmek güzel!” diye yanıtladı her zamanki muzip tavrıyla. Sevgi ile çok farklı olduklarını ama birbirlerini çok iyi dengelediklerini ve Sevgisiz yapamayacağını düşünürdü Nurgül. Duygunun ve aklın birbirine ihtiyaç duyması, birbirini dengelemesi gibi bir şeydi bu ona göre.

Heyecanla, odanın aralık kalmış kapısından tesadüfen gördüğü sahneye getirdi konuyu, “Sevgiciğim, bebeğini emzirirken gördüm seni. Nasıl desem, çok etkilendim. Öyle bir hava vardı ki etrafınızda ve sen öyle güzel bir haldeydin ki! Neler yaşıyorsun o anda çok merak ediyorum?”. Nurgül evli değildi, yaşamında uzun süredir bir sevgili de yoktu. Kendine böyle uzak bir konuyu neden bu kadar çok merak ettiğine şaşırıyordu aslında. Ama Sevgi şaşırmadı. Oturduğu yerden kalktı, arkadaşının yanına gitti ve eliyle onu ayağa davet etti. Sonra Nurgül’ü kucakladı ve kucaklaştılar, uzun uzun, sımsıkı kucaklaştılar. Özellikle Nurgül kucaklamayı özlediğini fark etti.

Teşekkür etti Sevgi, yeniden yerlerine oturdular. Nurgül’ün heyecanı artmıştı. Sevgi’nin ne anlatmaya çalıştığını düşünürken, dökülecek kelimeleri meraklı ve dikkatli bakışlarla beklemeye başladı.

“Nurgülcüğüm, işte bebeğimi her emzirişimde öncelikle kucaklaşmanın bu doyumsuz tadına varıyorum. Yemişini kucaklayan yaprak gibi, çekirdeğini sımsıkı saran meyve gibi, kökleri kucaklayan toprak gibi adanırcasına kucaklaşıyorum. Bir olduğumuzu hissediyorum o anda. Sonra her defasında bir başka hayal beliriyor tam gözlerimin önünde: kimi zaman oğlumla kozmosta renk renk kanatlarıyla uçuşan iki kelebek oluyoruz, kimi zaman dans ediyoruz, kimi zaman da yok olduğumu hissediyorum.”

“Yok olmak mı, nasıl yani?”

“Sanki tüm anneler birmiş gibi hissediyorum ve ben yok oluyorum. Sadece tüm annelerin birliğinin gücü ve kutsallığı ile oluşan tek bir Anne kalıyor. Sanki her doğum yapan kadına “Anne” demek tesadüf değil gibi, çünkü hepimiz zaten Bir’mişiz gibi hissediyorum bazen. İşte bana anneliğin kutsallığını yaşatan o Anne’yi, başka değişle tüm anneleri hissediyorum. Dünyanın dört bir yanında, ne kadar zor koşulda olursa olsun bebeğini kucaklayan tüm annelerin sevgisini yaşıyorum. Bunun ne büyük bir coşku olduğunu ifade etmek çok güç!”

“Gerçekten güzel ama bir o kadar ilginç Sevgiciğim. Özellikle bunların kendiliğinden olması ilginç! Çünkü çok anne tanıdım, ama her birinin böyle anlar yaşadığından emin değilim. Bu hisler kendiliğinden olmayabilir mi? Acaba sen bir şeyler yapıyor olabilir misin? Yanlış anlama ama belki hayaldir bunların hepsi!”

Yüzündeki kocaman gülümsemeyle anlatıyordu Sevgi: “Evet olabilir, hepsi hayal olabilir. Fakat bu olasılık o yaşantıların değerini azaltmıyor ki! Hayal deyince aklımıza gerçek olmayan şey geliyor ama hayallerin hiçbir zaman, hiçbir şekilde gerçek olmayacağını kim ispatlayabilir? Ya da hayaller gerçekleşmese bile bu onların güzelliğini azaltmıyor. Hayallerimiz hayatımızı taze kır çiçeklerinin bin bir rengi ve kokusuyla süslüyor.”

“Ne güzel bakıyorsun, ne hoş düşünüyorsun canım dostum. İyi ki seni tanımışım. Yoksa bu kadar farklı açıdan bakmak aklıma nasıl gelirdi” ve yine kendi üslubuyla gülümseyip cümlesini tamamladı “eğer bu deli arkadaşım olmasaydı?”

“Aslında,” diyor Sevgi dalgın gözlerle bakarken, “belki de bu hallerime sebep olan sadece sevmektir. Bebeğimi sevmek, emzirmeyi sevmek, onunla kucaklaşmayı sevmek, kendimi onun yerine koyup dünyaya onun gözlerinden bakmayı sevmek!” Bunu duyunca Nurgül’ün gözleri doluyor, bu benim deli kızım bu kadar sevme ilhamını nereden ve nasıl buluyor, diye düşünüyor hayranlıkla.

“Bazen emzirirken farklı konuları düşünmeye dalmış olabiliyorum. Fakat kucağımdaki o minik yavruya doğru bedenimde öyle derin ve coşkulu bir akış oluyor ki! Tüm hücrelerimin bebeğim için sevinçle ve hep birlikte çalıştığını hissediyorum. Öyle bir çalışma ki, bütün bedenimi arındırıp iyileştiriyor. Bu sadece bir his de değil, bedenimin iyileştiğini canlı canlı yaşıyorum. Bazı bilimsel dergilerde, emzirmenin bebeğe de, anneye de ne çok faydası olduğunu okuyunca hiç şaşırmıyorum. Çünkü bence henüz keşfedilmemiş daha birçok faydası da var.”

Nurgül, şefkatle arkadaşının gözlerinin parıltılı ışığına baktı: “Sevgiciğim, bence sen bunları yazmalısın. Tüm anneler kendi doğalarındaki bu güzelliği daha derin yaşamalı. Belki senin yaşadıkların onlara ilham verir ve bebeklerini emzirmenin düşündüklerinden de muhteşem olduğunu unutmamalarına yardımcı olur. Kimi anneler vücutlarının deformasyonundan korkup bebeklerini emzirmek istemiyor. Ama bir annenin içini asıl deforme edenin bebeğini emzirmeme olduğunun farkına varmıyorlar. Ciddi bir sorun veya engel olmadıkça tüm annelerin bebeklerini emzirmesi ne güzel olurdu! Bu yaşantı bebeğin de, annenin de tüm yaşamına silinmez güzellikler katıyor olmalı. Keşke bunu herkes fark etse! Sanki seni dinlerken anneliğin insanın kendi öz güzelliklerini yaşaması için büyük bir fırsat olduğunu fark ettim.”

Arkadaşının sözlerini başıyla onaylayıp ekledi Sevgi: “Evet annelik kendi güzelliklerini yaşamak için muhteşem bir fırsat. Ama içimizdeki güzelliklere açılan o kapı sadece annelere, emziren kadınlara açık değil. Herkes, her zaman kendi yaşamını içindeki güzel hayallerle süsleyebilir. Hayallerimiz daha yaratıcı çözümlerin de tohumudur. Herkes sadece bir hayalini dışarı vursa belki yaşam, yaşamlar ve Dünya bile yeşerebilir.”

Ve Nurgül’ün aklında ardı ardına fikirler çakıyor:

“Hayaller olmasa nasıl yaratıcı olabiliriz? Hayal ettiğimiz bir şey yoksa neyi yaratabiliriz?”

“Yaşamımızı güzel ve temiz hayal etmesek, hayalini bile kuramadığımız bir şeyi nasıl gerçekleştirebiliriz?”

“Her zaman daha iyi, daha güzel hayallerimiz olmasa, daha yaşanası bir Dünya nasıl yaratılabilir?”



Sevgi o günün gecesinin sakin karanlığında bebeğini emzirirken, tüm annelerin ve bebeklerin Bir olup bütünleştiğini, hepsinin tek bir Kelebeğe dönüştüklerini görüyor. Siyah çikolata gibi, beyaz kaymak gibi, sarı limonata gibi renk renk çocuklar, anneler hepsi ama hepsi bir arada, hepsi Bir oluyor, hepsi Bir Kozmik Kelebeğe dönüşüyor! Sevinçle gezinen bu Kozmik Kelebek gönlü gibi kocaman olan kanatlarıyla tüm insanlığı, tüm Dünyayı kucaklıyor. Sevgisi rengarenk bir gökkuşağı gibi Dünyadan taşıp Kozmosa uzanıyor. Gökkuşağının renkleri Sevgi’nin kalbini ısıtıyor.

26 Kasım 2012

Kelebek Kelebek Mutluluk Oyunu



Bu bir çeşit “Günaydın” oyunu!

Her yeni günün bebekten farksız tazeliğini hatırlama ve hatırlama oyunu!

Bebeklerimizin, çocuklarımızın gözlerini açması ile evimizin TAM İÇİNE doğan güneşi farketme oyunu!

Yürekten bakmayı bilen, doğrudan yüreğe bakan çocuklarımıza eşlik oyunu!

Sabah oyunu :)

Kocaman bir gülümseme ile karşılıklı “Günaydıııın!” diye sesleniyoruz. Ses tonunuz farklı günlerde farklı olabilir. Kısık sesle oynamak da haykırmak gibi oyuna eğlence katar.

“Günaydın” diye seslenmeye devam ederken üzerimize uçuşan kelebekler olduğunu hayal ediyoruz. Ellerimizle, parmaklarımızı kelebekler gibi sallıyoruz. Hem kendi üzerimizde, hem çocuğumuzun üzerinde bu rengarenk kelebeklerin uçuştuğunu hayal ettiğimizi çocuğumuza da söylüyoruz.

Gülümseyenlerin etrafında yaşayamayan mikropların ise etrafta kaçıştığını yine el kol hareketleriyle çocuğumuza söylüyoruz.

Oyun kucaklaşma ve kahkahalarla bitiyor.

“Günaydııııınnnn!!!”

“Bak bak rengarenk birçok kelebek sana doğru uçuyor :) sabah ne kadar kocaman gulumsersen o kadar cok mutluluk kelebegi sana konuyor :)”

“Aaaaa mikroplar da kaçışıyor!”

Her yeni günün kıymetli bir hediye olduğunu düşünerek yaşayabilmemiz ve bunu çocuklarımıza mutlulukla, yaşatarak öğretebilmemiz dileğiyle...

10 Kasım 2012

ahmet umut'tan...

Mustafa Kemal özgürlük demek
Ne güzel şarkıdır dudaklarda
Yine başımızda nöbette yine
Kim demiş bizden uzaklarda...

31 Ekim 2012

Geçmiş Olsun Dünya...

Sonsuzda yıldız olsam
Dünyaya uzaktan baksam
Bütünü görsem
Geceden sabaha
Göz kırpsam...
Zor gününde dünyaya
Bir damla ışık olsam.


savaşlar, kasırgalar, seller geçmiş gitmiş olsun dünyadan... Ekim 2012

Drop of Light


I would like to be a star in the eternity
To look at at the world from a distance
To the entire planet
To blink from night to the morning...
And in each trouble day
I would like to bring even a drop of light
To the world...

25 Eylül 2012

Alive Poems


Each poem is like a grain.
just need to be seed, 
to feel ground and water...

Poems are already ready to live.
Poems are alive.

22 Eylül 2012

Sina'ma Ninniler

Yolun acik olsun bebegim
Sansin bol olsun sevdicegim
Guzelliksin dunyada
Sevginin kendisin parliyorsun her yanda...

21 Eylül 2012

Görkemli bir ruhun
Bir minik bedene sığışması
Yaratmasın hayal kırıklıgi sakın
Bu onun engin gönüllüğündendir.

Heybetli ağaç muhtaçtır ufacık tohumuna...

Gözyaşı Olmadan...


insan

bir damla gözyaşı olmadan

ağlayabilir mi?

sade yanan gözler

hali anlatabilir mi?

12 Eylül 2012

Sessiz sözler...

Tereddüt ettiğinde

Hayırlısı ne diye

Kaldır başını göklere

En doğru yanıt

Uzanır sonsuzdan

Yüreğine sessizce...